The Red Turtle Film Analizi: Hayata Fırlatılmak

The Red Turtle, Kırmızı Kaplumbağa Filmi incelemesi

The Red Turtle (Kırmızı Kaplumbağa), Hayao Miyazaki, Isao Takahata ve Toshio Suzuki tarafından kurulan Studio Ghibli’nin Japonya menşeili olmayan ilk filmi. The Red Turtle, Oscar ödüllü Hollandalı yönetmen, Michael Dudok de Wit tarafından yapılan bir varoluş mücadelesidir. Bir uçak kazasında ıssız bir adaya mahkum kalmış bir insanın varoluşunu, çabasını, kabullenişini ve doğayla bütünleşmesini anlatır.


Issız Bir Adaya Düşmek

The Red Turtle filminin ilk sahnesinde bir adamın ıssız bir adaya düştüğünü görüyoruz. Giriş sahnesiyle ve bu adamın neler yapacağını bilememesiyle Heidegger’in “İnsan dünyaya fırlatılmıştır” sözünü anımsarız. Hepimiz bu hayata fırlatıldık. Buraya gelip gelmek istemediğimiz bize sorulmadı. Biz buraya fırlatıldık ve buradaki kurallarla kaderimiz belirlendi. Seçim şansımız elimizden alındı, yaşamayı biz seçmediğimiz gibi hayatta nasıl yaşayacağımızı da büyük oranda kendimiz seçmedik. Doğduğumuz andan itibaren bize kendi seçimimiz olmayan bir isim verildi, kendi seçimimiz olmayan ebeveynlerle hiçbir şeyi anlayamadığımız bir hayata başladık. Dinimizi onlar belirlemeye çalıştı, erkekliğin veya kadınlığın ne olduğunu onlar öğretti, insanlara nasıl yaklaşılması gerektiğini, hayatta neler inanmamız gerektiğini, nasıl olmamız gerektiği bile doğduğumuz andan itibaren bizlere dayatıldı. Erkek nedir? kadın nedir? sen kimsin? gibi soruların cevapları birtakım başkaları tarafından yaratılmış, kurgulanmış tanımlardan ibaret olması için çabalandı.

İşte varoluşçuluk; bütün bu irademizi hiçe sayan etmenlere karşı gelmek, kendi kaderimizi olabildiğince kendi kendimize tayin etmek üzerine kurulu. Evet hepimiz bu hayata fırlatıldık ve hepimiz doğduğumuz andan itibaren birileri tarafından kurgulanan bir karakter olmaya itiliyoruz. Ancak bir birey olabilmek, akıl ve mantık sahibi olabilmek, hayatta varoluşumuzu sürdürebilme mücadelesi, bütün bunlar bize dayatılan putları yıkacak bir seviyeye gelip, fırlatılmışlığımıza karşı kendi kendimizi yaratma mücadelesi değil midir? The Red Turtle filminde, ıssız adaya fırlatılmış bu adamın ilk şokunu atlatmaya çalıştığını görüyoruz. Önce bir bocalama, oraya ait hissedememe, sınırları aşma ve oradan kaçmaya çalışma isteği varoluş sancısı denilen şey de tam olarak böyle bir şey. Bu adam kalasları birleştirerek okyanusları aşıp gitme denemeleri yapar. Ancak bütün bu denemelerinin ardında doğanın umursamaz, acımasız, kayıtsız halleriyle karşılaşır ve denemeleri hiçbir işe yaramaz. Daha sonra bir sandal yapmayı başararak ilk defa kaçabilecekmiş gibi olur. Bu sefer de doğa sanki acımasızca bir şaka yapar gibi kırmızı kaplumbağayı çıkarır karşısına. Bu kaplumbağa, kaplumbağalığını yapar ve toslamalarla adamın salını yıkar. Adamın adadan kaçmak için son çaresi olan sandalın yıkılmasıyla adam büyük bir öfke duyar.

The Red Turtle, Kırmızı Kaplumbağa animesi sandal ve adam
The Red Turtle filminde adam yaptığı sandalla adayı terk etmeye çalışıyor.

Evrenin Kayıtsızlığı Karşısında Yaşayabilmek

Evren ve doğa o kadar umursamaz ve kayıtsızdır ki bu kayıtsızlık önce bu adamın kimsenin olmadığı bir adaya düşmesine sonra da gitmek için tek umudu olan sandalın bir kaplumbağa tarafından yıkılmasını sağlar. İşte adamın bütün bu öfkesi yukarıda onun acılarını anlayacak ve ona acıyacak kimsenin olamayışınadır. Fırlatılmış insan, dünyada bir başına bırakılmıştır. Acı, ölümler, kavgalar, ayrılıklar ve küslükler dolu bu hayatta yalnızdır ve yukarıdan insanın acısını umursayan, bunları hafifletmeye çalışan birisi yoktur. Ayrıca bütün bu acılar sanki evrenin bir yasası gibidir. İnsan ne kadar kendi kaderini tayin etmeye çalışırsa çalışsın acı çekmeden ve bir şeylere veda etmeden geçiremez ömrünü. Bir ömürde en çok sahip olduğumuz şey vedalardır hatta. İnsanın, sevdiği insanların çoğuna veda etmek, bütün bu acıları yaşamak kaçınılmaz olandır. Ancak her yaşanan ayrılık insanda asla eskisi gibi olmayacak yeni bir hayat başlatır. İnsanın kendisinin hayata veda etmesi de buna dahil.

The Red Turtle filminde, kaderine karşı olan öfkesini kırmızı kaplumbağadan çıkarır adam. Onu öldürür. Ancak gerçekte olan tek şey, kırmızı kaplumbağanın kaplumbağalığını yapmış olmasıdır. Kimsenin bu adama garezi yoktur. Kimse onun hayatını berbat etmeye çalışmıyordur. Daha sonra insanın hayatta geldiği kabulleniş aşamasına geçer adam. Kırmızı kaplumbağaya bir suç yüklemenin anlamsızlığını kavrar ve onu öldürdüğü için pişmanlık duyar. Film ilerleyince bu kırmızı kaplumbağanın bir kadına dönüştüğünü görürüz. Kadın, belki de yönetmenin kayıtsız ve umursamaz doğanın sandığımız kadar acımasız olmadığını gösterme biçimidir. Adeta bir hediyeymiş gibi ve adamı affedermiş gibi adamın işlediği günah ona güzel bir şey getirir. Belki de pişmanlık denilen nimet sayesinde gerçekleşir bu. Belki, adam yaptığı eylemin anlamsızlığını kavrayıp kaplumbağayı öldürmekten pişmanlık duymasa, gerçekleşmeyecek bir hadisedir. Çünkü bir şeylerden pişman olabilmek, insanın kibrini yıkan, evrende bir hiç olduğunu ona hatırlatan, işte bu yüzden hatasını fark edip doğruya kavuşmasını sağlayan, insanı pişiren büyük bir ateştir. Pişmanlık ve diğer ateşler, insanı yakıp onu bir kül haline getirir, kül olan insan daha sonra kendini yenileyerek varoluşunu sürdürür.

Hayatla Sürekli Mücadele Edebilme Gücü

The Red Turtle filminde kırmızı kaplumbağanın kadına dönüşmesiyle adamın hayatı değişir, küllerinden yeniden doğar. Issız adada yaşamayı artık kabullenmiştir. Acıları eskisi kadar acıtmaz yüreğini. Üstelik kadına duyduğu sevgi ve kadının onu sevmesi, onu bu adaya bağlayan şey olur. Bu hayatı terk etme isteği adamı terk eder. Kadınla birlikte yaşadıkları adayı güzelleştirirler, mutlu mesut ve dinginlik içinde yaşarlar. Hatta bir oğlanları bile olur. Oğlan da babası gibi fırlatılmıştır elbet bu dünyaya. Ancak o doğumundan itibaren doğaya daha çok bir kabullenişle başlamıştır. Doğaya ayak uyduruşu, kaplumbağalarla arkadaş olması gibi şeyler onu babasının çekiği acılardan uzak tutar. Anne, baba ve oğul üçü doğayla bir bütün halinde mutlu mesut yaşarlar. Ta ki doğa yine şakasını yapana kadar. Doğa, büyük bir tsunami göndererek adayı tamamen sular altında bırakır. Adam ve kadın bu tsunamiden büyük yara alırlar. Oğlan ise ikisini de kurtarır. Ölen olmaz ancak yaşam alanları olan ada, bir enkaza dönüşmüştür.

The Red Turtle, Kırmızı Kaplumbağa animesi adam, oğlan ve kadın.
The Red Turtle animesi kadın, oğlan ve adam.

Sevgi ve dayanışma meleklerinin yardımıyla yeni bir varoluş mücadelesi başlar. Enkaza dönüşen adayı tekrar onarmaya koyulurlar. Var olmak zaten sürekli bir şeylerle mücadele etmektir. Sen ne yaparsan yap, hayat mutlaka karşına bir engel, bir acı çıkaracaktır. Hayatın kuralıdır acı çekmek ve acılarla mücadele etmek. Acılarla mücadele ederken doğruyu ve erdemli olanı yapabilmek, acılara yenilmemek, hayatın bu yönünü bile olumlayabilmek. Yanında eşinle, dostunla ve ailenle omuz omuza yürüyebilmek veya eninde sonunda yapayalnız kalsan bile hala yaşamı sürdürebilmek… Yani hayatın anlamı nedir sorusunun cevabı belki de budur. Hayatın anlamını sormak saçmadır, çünkü zaten hayatın kendisi, bir kısmı kader bir kısmı seçim olan anlamın kendisidir. The Red Turtle filminin sonlarına geldiğimizde oğlanın da artık evden ayrılma zamanı gelmiştir. O da ailesinden ayrılmalı ki kendi yaşam mücadelesini daha iyi sürdürebilsin, daha iyi pişebilsin ve olgunlaşabilsin. Oğlanın ayrılışından sonra adamla kadın da hayatın kuralları gereği yaşlanırlar. Yaşlılığın bir sonu olarak artık adam da bu hayatı terk eder. Bu ayrılık da hem adam için hem kadın için yeni bir hayat başlatacaktır. Kadın tekrar kırmızı kaplumbağaya geri dönüşüp doğaya karışır. Belki de doğayla bir bütün halinde, yeni hayatların içine dahil olup başka adamların hayatlarını güzelleştirecektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir