
Muhyiddin Abdal’ ın İnsan İnsan şiiri Fazıl Say’ın müthiş bestesiyle milyonlarca insana ulaştı. Sevdiklerini kaybedenler, ağır bir hastalık geçirenler, dünyada yaşanan trajedilerden etkilenenler veya değersiz gördüğü şeyin değerini anlayanlar kendini bu bestede buldu. Muhyiddin Abdal’ın, anladığını sandığı ya da anlayamadığı insan nedir? can nedir? inanç nedir? sorularının cevabını şimdi bildim diyerek kendisinde buldu. Kendisinde bulduğu cevabı da insanların yaşamlarına sirayet eden sözlerle anlatmaya çalıştı. Bu yazımızda “İnsan İnsan” şiirinin anlamını ve Fazıl Say’ın bestesinin, insanlardaki sezgisel yansımasının yanında Muhyiddin Abdal’ın felsefi ve tasavvufi olarak ne anlatmak istediğine odaklanacağız.
Muhyiddin Abdal Kimdir?
Muhyiddin Abdal: dünyaevi zevkleri umursamayan yalnızca ruhani olana eğilim gösteren, topluma ve geleneğe de karşı çıkan bir tasavvuf zümresine aittir. Kalenderriyelik denen bu zümrenin en başarılı şairi olarak görülür. Aynı zamanda Hurufi olan Muhyiddin Abdal; bektaşi, şii ve hurufi inançlarını şiirlerine yansıtmış ve bu şiirler bu inançların incelenmesinde belge olarak kullanılmıştır. Doğum ve ölüm tarihi tam bilinmeyen Muhyiddin Abdal’ın kişisel hayatı dışında pek fazla bilgi olmasa da şiirlerinde bahsettiği isimlerden, bağlandığı şeyhin adından ve etkilendiği isimlerden yola çıkılarak 16. yüzyılda yaşadığı tahmin edilmiştir. Rivayetlere göre Aydın’ da doğmuş Edirne’ de ölmüştür. Muhyiddin Abdal, şiirlerinde vahdeti vücud ve insan-ı kamil temalarını işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde Hurufilikten kaynaklı harf ve sayı sembolizmini de oldukça sık kullanmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli ve Otman Baba gibi dervişlere bağlılığını şiirlerinde bahseder. En önemli eseri olan Muhyiddin Abdal Divanı; gazel, kaside, nefes ve mani gibi farklı türlerde şiirler içerir. Fazıl Say’ın da etkisiyle Türkiye’ de en çok bilinen şiiri “İnsan İnsan” olmakla birlikte “Seyranname” dir.
İnsan İnsan Şiiri Anlamı
Muhyiddin Abdal’la ilgili kısa bir özet verdikten sonra ana konumuz olan İnsan İnsan şiirinin tahliline geçebiliriz. İnsan İnsan şiiri Fazıl Say’ın bestesinin dışında iki dörtlüğe daha sahiptir. Şiir şu şekildedir:
İnsan, insan derler idi
İnsan nedir şimdi bildim
Can can deyu söylerlerdi
Ben can nedir şimdi bildim.
Kendisinde buldu bulan
Bulmadı taşrada kalan
Canların kalbinde olan
İnanç nedir şimdi bildim.
Bir kılı kırk yardıkları
Birin köprü kurdukları
Erenler gösterdikleri
Erkân nedir şimdi bildim.
Sıfat ile zat olmuşum
Kadr ile berat olmuşum
Hak ile vuslat olmuşum
Mihman nedir şimdi bildim.
Muhiddin eder Hak kadir
Görünür her şeyde hazır
Ayan nedir, pinhan nedir
Nişan nedir, şimdi bildim.
Muhyiddin Abdal’ın İnsan İnsan şiiri her dörtlüğün sonundaki “şimdi bildim” cümlesiyle aydınlanma yaşadığını vurgular. Her dörtlük bir sufi olarak Muhyiddin Abdal’ın manevi yolculuğundaki aşamalardır. ilk iki dörtlüğünde “insan”, “can” ve “inanç” kavramlarını sorgulamakla başlar. Önceden bu kelimeler Muhyiddin Abdal için sıradan bir kelimeyken bu manevi aydınlanmalar sonucunda artık derin bir anlama kavuşmuştur. Şair, bu manevi aydınlanmayı nerede yaşadığını da söyler: İnsanın kendi içinde. İnsan, dışarıyla değil içeriyle ilgilendiği sürece ancak iç dünyasında yaptığı yolculuklarla bu kavramları aydınlatabilecektir. Çünkü insan taşrada kalanlar derken bahsetmek istediği gibi bu dünyaya oyun oynamak için gönderilmemiştir. Para, şan, şöhret, geçici hazlar ve bunun gibi tüm dünyevi şeyler insanı asıl önemli olandan uzaklaştırırken öldüğün zaman artık hiçbir anlamı kalmayacağı, aslında önemi olmayan ve yalnızca insanı oyalayan şeylerdir. İnsanın, hayattaki asıl önemli olanları ve hayatın anlamını kavrayabilmesi bunların ne kadar önemsiz ve gelip geçici olduğunun farkında olarak ancak insanın kendi içine yönelmesiyle bulunabilir. Sokrates’in “Kendini bil” diyişi gibi Muhyiddin Abdal’ da bize burada kendini bil demek istiyor.

Kendini Bil Ne Demek?
Peki insan insan şiirinin sözlerinin anlamı için önemli bir yer tutan, insanın kendini bilmesi ne demektir? İnsan ruh-beden ikiliğiyle dünyaya gelmiş bir varlık olarak “ego” yani “benlik” denilen şeye sahiptir. Ölene kadar da bu benlik yok olmaz. Ancak benlik öyle bir şeydir ki, dünyayı kendi penceremizden görmemizi sağlar. Bizi hakikatten ve gerçekten uzaklaştırır. Herhangi bir olaya ve duruma kendi ön yargılarımızla ve zihnimizdeki putlarla doğrudan yargı koyar, onu iyi-kötü, güzel-çirkin olarak değerlendirmemizi sağlar. Örneğin evrenin ücra bir köşesinde bir yıldızın patlaması iyi midir kötü müdür? Bu soruyu sormak saçma olur değil mi? Çünkü bir yıldızın patlamasının ne iyilikle ne de kötülükle alakası vardır. O sadece gerçekleşen bir olaydır ve bizim hayatımıza etki etmediği müddetçe biz ona iyi-kötü yargılar koymayız. Yalnızca o olayın gerçekleştiğini bilir ve kafamızdan herhangi bir yargı koymadan yaşamımıza devam ederiz. Ancak konu ölüm olduğunda yine de aynı mı davranıyoruz? Yoksa ölüm hakkında iyi-kötü, güzel-çirkin gibi yargılara mı sahibiz?
Evrensel açıdan ölmek de yıldız patlaması kadar normal, sıradan ve doğal bir olay. Ölmenin kendisinde herhangi bir iyilik-kötülük yok. Ancak ölmek, bizim benliğimizi de ilgilendirdiği için hemen onun hakkında kendi kafamızdan uydurduğumuz yargıları koymaktan çekinmiyoruz. Oysa ki ölmenin kendisinde ne iyilik ne de kötülük var iyi ve kötü olan bu yargı yalnızca bizim kafamızın içinde olan bir şey. Dolayısıyla biz ölmeye iyi ya da kötü dediğimizde, aslında ölüm eylemini gerçeklikten uzaklaştırıp, rölatif yani kişisel bir pencereye sokmuş oluyoruz. Tıpkı bunun gibi “ego”, hayatı hep rölatif pencereden görmemizi ve bu yüzden de hakikatten uzaklaşmamızı sağlar. Ancak kişi kendini bildiğinde, aklına gelen bu yargıların ve düşüncelerin nedenini kavrar, bunun hakikatle alakalı değil benlikle alakalı olduğunu bilir ve benliğini susturarak yalnızca hakikat doğrultusunda ilerler. Nefis terbiyesi dediğimiz şey de tam olarak budur. Kişinin kendi benliğini susturması, dünyayı kibirli bir şekilde kendi kafasından kurgulamaması, olanı olduğu gibi kabul etmesi ve benlikten gelen arzuları törpülemesidir.
Muhyiddin Abdal gibi diğer tasavvufçulara göre, evren dediğimiz şey Tanrı’nın kendisinden çıkmadır. Dolayısıyla nereye bakarsak bakalım tanrıdan bir iz görürüz. Evrendeki her şey ortak bir nurdan geldiği için her şeyin birbiriyle bağlantısı olmalıdır. Yani İnsan ne kadar evrenin içinde bir varlık olsa da insanın içinde de evren vardır. İnsanın içindeki bu mikrokozmos, doğrudan kozmosun kendisiyle bağlantılıdır. Dolayısıyla insan kendini bilerek, kendi doğasını keşfederek, erdemi anlayarak kısacası içindeki mikrokozmosu anlayarak evreni, ruhu ve tanrıyı anlamlandırabilir, evrenin gayesini keşfedebilir ve ona göre yaşayıp kendi tekamülünü tamamlayıp İnsan-ı Kamil seviyesine erişebilir. İnsan’ın kendini bilmesi ise ancak ruhani olana yönelmekle, ilim öğrenip neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmekten geçer. İnsan ancak kendini bilerek içindeki kötüyle ve gölgesiyle savaşabilir. İnsanın bu karanlık tarafıyla savaşabilmesi için ise mutlaka bir ruhani eğitim gereklidir çünkü insan kendini ruhsal olarak eğitmediği zaman nefsin yanılgılarına kapılır. Örneğin kibir duygusuna sahip olur, bu duygu da insanın kendi içindeki zayıflıkları ve acizliklerini görememesini ve onlardan hep kaçmasını sağlar. İnsan bu zayıflıklarından kaçmak için şehvet gibi duygulara kapılarak kendisini gelip geçici hazlarda bulabilir. Ancak bilinçaltı, kendisinden kaçan insanı her zaman kovalar ve bu acizliği hep onun karşısına çıkarır. Huzurunu engeller ve kişinin mutsuz olmasını sağlar. Kendini bir erdemsizliğin başka erdemsizlikleri doğurduğu bir çıkmaz döngüde bulur.

Muhyiddin Abdal’ın “İnsan İnsan” şiirinin sözlerinde, üçüncü dizesinde yaşadığı aydınlanmalar sonucunda “Bir”e giden yolda yani her şeyin, bütün çoklukların ondan çıktığı Allah’a giden yoldan bahseder. Bu yolda erenlerin, Allah ile kurduğu köprü olan erkan yani yol yordamın, erdemin, ahlağın, ilkelerin ne olduğunu keşfetmiştir. Dördüncü dizede ise “Sıfat ile zat olmuşum” derken Allah’ın nurlarıyla varlıkları yarattığını ve bu nurların hepsinde Allah’ın sıfatlarının tecellisinin yer aldığını söylemektedir. İnsan, evrendeki tüm varlıklar gibi Allah’ın sıfatlarının bir tecellisidir. İnsan bunu kavradığı zaman ve yolculuğunu başarılı bir şekilde geçirdiği zaman Allah’a geri dönmektedir çünkü her şey ondan gelir ve ona geri gider. Ruh eninde sonunda Allah’a kavuşacaktır ve bu kavuşmayla birlikte ruhun gayesi tamamlanacaktır. İnsan denilen varlık, yalnızca bu dünyaya misafir olarak gönderilmiş geçici bir varlıktır. Asıl varlık, her şeyin ondan geldiği ve ona geri gideceği Allah’tır. Muhyiddin Abdal İnsan İnsan şiirinde bunu “Hak ile vuslat olmuşum/ mihman nedir şimdi bildim” diyerek bize söylüyor.
Evrende Hakk’ın İzleri
Muhyiddin Abdal’ın İnsan İnsan şiirinin son dörtlüğü, aslında önceki dörtlüklerin bir özeti niyetindedir diyebiliriz. “Muhiddin eder Hak kadir” derken şair, kendi mahlasından bahsettiği bu dizede Evrendeki her şeyin Allah’ın sonsuz kudretinin bir eseri olduğunu vurgular. “Görünür her şeyde hazır/Ayan nedir? Pinhan nedir?/Nişan nedir? Şimdi bildim.” Bütün şiiri özetleyen bu dizeler bize her şeyde Allah’ın varlığının izlerinin bulunduğunu çünkü her şeyin ondan çıktığını, her şeyde onun nurunun yer aldığını söyler. Muhyiddin Abdal, manevi yolculuğu sonucunda öyle bir idrak seviyesine erişmiştir ki ayan (apaçık görünen), pinhan (gizli olan), nişan (işaret, iz) varlıkların hepsi onun için tekrar anlam kazanır. Muhyiddin Abdal’a göre bütün varlıklar Allah’ın varlığının işaretlerinden başka bir şey değildir. Hiçbir şey aslında birbirinden ayrı değildir hepsi birbirine bağlıdır ve tüm varlıklar bir bütünü oluşturur. Bir her şeydir, her şey birdir. Ancak yanlış anlaşılmaların olmaması için Pisagor’a ait şu sözü de söylemeli: “Güneşin ışığı, güneşin kendisi değildir.”

