Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl Kısakürek’in en bağlı olduğum eserim dediği tiyatro eseridir. Kitabının ön sözü olarak sanatkârın ne olduğunu sorar Necip Fazıl. “İşte sanatkâr, çok defa, yaratmaya kalkıştığı tipin, yaratılmış olan ta kendisidir”. Bu sözü aslında tüm kitabın özetidir. Kitap, Hüsrev adında bir sanatkarın yazdığı tiyatro eseri etrafında şekillenir. Hüsrev, bu eseri yazarak kendisinin dışına çıkmak isterken hiç tanımadığı kendisiyle karşılaşır. Babasının ölümü ve etrafındaki insanların ona davranış şekillerini sorgularken kendisi yazdığı kitaptaki karaktere bürünür.
Kalabalığın İçinde Yalnızlaşmak
Kitabın ana karakteri Hüsrev’in babası kendisini bir incir ağacına asarak intihar etmiştir. Ancak kendini neden astığını hiç kimse anlayamamıştır. Babasının ölümü Hüsrev’de bir travma yaratmış ve bu ölümden etkilenerek bir tiyatro eseri yazmıştır. Bu eser o kadar başarılı olmuştur ki Hüsrev ününe ün katmıştır. Piyesin ilk sahnesi, Turgut adında birinin kendisiyle röportaj yapmasıyla başlar. Turgut, Hüsrev’e sorduğu sorularla Hüsrev’in sınırlarını ihlal eder ve ona saygısızlık yapar. Onun bütün acılarını, deneyimlerini bir robot kadar duygusuz ve faydalanılmak istercesine bir gazete ürününe dönüştürmek ister. Bu röportaj Hüsrev’in kitapta gördüğümüz ilk sorgulamalarıdır. Hüsrev’in her gün yaşadığı varoluşsal sıkıntılar ve ölümü sorgulamalar onu yalılarındaki herkesten yavaş yavaş uzaklaştırır. Etrafındakileri son derece yüzeysel ve aşağılık bulur. Metresinin cilveleri artık onun dikkatini çekmez bunun yerine metresini ahlaksızlığı ve beyinsizliğiyle vurmaya çalışır.
Hayatının ölüm karşısında giderek anlamsızlaştığını hisseden Hüsrev etrafındakiler gibi hayatın bu anlamsızlığına karşı normal hayatına devam edemez. Sürekli bir iç sıkıntısı ve sorgulamalarla yaşar hayatını. Etrafındaki kişilere ne zaman kendini anlatmaya çalışsa hep kendini anlamayan kişiler bulur karşısında. Birçok insanın bulunduğu köşkte yapayalnız bir yabancıdır Hüsrev. Hüsrev’in yıllarca en yakın arkadaşım dediği Nevzat, bir psikiyatristtir. Onun etrafını yalnızca bir doktor gibi gözlemlemesi ve Hüsrev’e incelenecek bir kobaymış gibi bakmasıyla arkadaşından da giderek uzaklaşır. O kadar yabancılaşır ki Hüsrev kitabın sonunda gazetecilerin, ünlü bir doktor olmak isteyen Nevzat’ın kendi çıkarları uğruna “deli” sıfatını takacakları birine dönüşür.
Ölümün Altında Yatan Saçmalık
Hüsrev, tanıdıklarıyla birlikte yazdığı eser hakkında konuşurken Hüsrev’in metresi Zeynep eserdeki kazayı saçma bulduğunu söyler. Kazada eserin ana karakteri tabancısını karıştırırken yanlışlıkla annesini vurmuştur. Zeynep bu olayın çok saçma olduğunu gerçek hayatta böyle şeylerin olmadığını söyler. Hüsrev ise ölümün ne kadar saçma olduğunu ve bu saçmalığın hayatın her yerinde dolu dolu olduğunu anlatmaya çalışır. Mesela her şey harika giderken bir arabanın size çarpması oldukça mümkündür. Ya da Oya Aydoğan gibi yemek yerken boğazınıza patates kaçtığı için ölebilirsiniz. Kenan Işık gibi banyo yaparken ayağınız kaydığı için ölebilir veya bir markete giderken kendini samuray zanneden bir psikopat tarafından nedensizce öldürülebilirsiniz.
Hayat saçmalıklarla doludur. Ölüm ise en saçma şekilde size aniden gelebilir. İnsanoğlu hayatın kendisinde bu saçmalıkları görünce kaza ve mümkün olarak değerlendirirken. Bir sanat eserinde yaşanan saçma sapan bir ölüm, izleyicinin veya okuyucunun gözünde bir absürt komediye dönüşür. Abes kaçar. Hüsrev’in yazdığı gibi dram dolu bir metinde böyle saçma sapan bir ölümün olması onun eserinin trajedisini yok eder. Zeynep’in beğenememesinin nedeni budur aslında. Eğer bu tarz bir ölüm bir komedi eserinde yer alsaydı bu kimsenin gözüne batmazdı. Ancak bu saçmalıkların hepsi hayatın kendisinde gerçekleşir. Hayatta trajedi olarak gördüğümüz tüm bu ölümler ve acılar tanrısal bir bakış açısıyla komediye dönüşür. İnsanlar, hayatın zorluklarına karşı mücadele ederler, acı dolu hayatlar yaşarlar, kendince önemli şeyler arzular ve o arzulara kavuşmak için yüksek emek harcarlar. Daha sonra tam o arzuya ulaşacakken, tam hayalini gerçekleştirecekken; bir hastalık, bir araba kazası veya yolda yürürken tırdan çıkan bir lastiğin kendisine çarpmasıyla hayatını kaybeder. İnsanların trajedi adını verdiği bu şey tanrısal bakış açısıyla ancak bir komedya olabilir.
Hüsrev, hayatın bu saçmalığını sorgulayıp yaşamının anlamsızlığıyla boğuşmaktadır. Gerçekten anlamlı ve değerli olan şeyler yalnızca ölümden sonra bile ruhumuzda etkisini sürdürecek şeyler için yaşamaktır. Mülk, şan şöhret, haz gibi şeyler ölümün karşısında son derece anlamsız ve saçmadır. Hüsrev Zeynep’in hipotezini çürütüp hayatın saçmalığını anlatmak için bir oyuna başvurur ve tıpkı eserdeki gibi rol icabı bir silahla oynar. Silahla oynarken gerçekten yanlışlıkla Selma’yı öldürür. İşte bu olaydan sonra hikaye başka boyutlara gider.

Taklitten Gerçeğe Bir Adam Yaratmak
Selma’nın ölmesi ve Hüsrev’in yabancılaşması Hüsrev’i Nevzat’ın gözünde onu bir deliye dönüştürür. Ayrıca Nevzat ve gazetenin sahibi Şeref kendi çıkarları doğrultusunda Hüsrev’in hayatını kullanmaya kalkışırlar. Hüsrev tüm bu yaşadıkları ve yaşamının anlamsızlığı karşısında giderek erimektedir. O, bir sanatkar olarak tanrı rolüne bürünmüş ve piyesinde bir adam yaratmıştır. Ancak Hüsrev, yarattığı adamın kendisine dönüşmüştür. Tanrı rolüne bürünmenin bir cezasıdır bu onun için. Tanrı Hüsrev’e öyle bir kader çizmiştir ki onu acizliğiyle, insanlığıyla vurmuştur. Kendisini bir incir ağacına asan babasından en sevdiği kişilere uzaklaşmasına, kendisini seven kızı öldürmesine ve deli muamelesinin yapıldığı bir kaderdir bu. Ancak, bütün bu acılarla dolu hayat, Hüsrev’i anlamsızlıklarla dolu hayattan uzaklaşmasına yol açar. Bu Necip Fazıl’ın da belirttiği üzere insan-ı kamil olma adımıdır aslında. Yaşamda ve ölümde saçmaların olmasının tüm nedeni budur. İnsana gerçekten neyin önemli olduğunu hatırlatmak ve bunun üzerine yaşamasını sağlamak. Hüsrev edebiyat tarihinin en unutulmaz tiratlarından birini atarak sorgulamasını bize şöyle gösterir:
“HÜSREV – Osman, çek elini yüzünden! (Osman derhal elini yüzünden çeker.)
Dön geriye ve bak resmine babamın! (Osman geriye dönüp resme bakar.)
Bu adamı tanıdın mı Osman?
Hiç babamın elini tuttun mu Osman?
Ne sorarsam cevap ver!
Şimdi o eller nerede? Şimdi onlar belki bileğinden kopmuş, buzdan soğuk, beş tane
kemikten kalem!
Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin hayâlini ayna gibi içine aksettiren bu
gözler nerede? Onlar birer fincan renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. (Sesi
birden coşar. Gitgide kendisini kaybediyor.) Nerede bu adam Osman? Gözünü, yüzünü, ellerini,
ayaklarını bırak bütün terkibiyle, terkibinin tek ve yegâne mânasiyle nerede bu adam? Eridi, dağıldı,
kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de ne demek?
Her şey erir, dağılır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan, terkibinin mihrak
noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve emniyeti nasıl silinir? Bu
haz ve emniyet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine lehimlemez? Leşimizi ensesinden
kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu? (Sükût, müzik.) Hayır! O silinmiyor. Belki
değil, yüzde yüz silinmiyor. Çatlarım, yine inanamam. Silinemez. Fakat nereye gittiğine, nerede
gezdiğine, nasıl olduğuna aklımız ermiyor. Osman! Aklımız yetmiyor. Onun için çıldırıyoruz. Şu
resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış boyalarıyle, muşambası ve çerçevesi karşımızda. O bir
şeyin kendisi değil, taklidi. O şeyin kendisi yok, taklidi var. Bu nasıl güneş ki kendisi yok, dalgalarda
aksi var? (Sükût, müzik.) Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz.
Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir.) Bir
sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapılan kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde
bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz.
Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın Toprak altında, milyarlarca
kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini
duyuyorum. (Çılgın) Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun
toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten! Öldüm
sizi araya araya… Kurtarın beni düşünmekten!
(Hüsrev susar. Müzik fevkalâde sürükleyici ve düşündürücü. Husrev tam bir deli. Dizleri
üstünde yere çömelir gibi yaylanmış, eliyle meçhul bir şeyi gösteriyor. Osman, efendisinin
arkasında, başı göğsünde, sessiz ağlıyor. Husrev hep o. Müzik devam ediyor.)
Allahım, ben yok olamam! Her şey olurum yok olamam. Parça parça doğranabilirim.
Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur,
içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Madem ki bu kadar korkuyorum, yok olamam.
Eczahane camekanlarında, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi, yumruk
kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedilebilirim. Fakat şişenin camından yine dışarıyı
seyreder, önümden geçenleri görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allahımı düşünebilirim. Razı
değilim Allahım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. (Sükût,
müzik.) Bu dünyada bırakamıyacağım hiçbir şey yok. Ne deniz, ne ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne
de ben. (Eliyle göğsüne çarpar.) Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben. Onların hepsini
bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Razıyım bir toz
parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın, duyayım. Canımın acıdığını duyayım.
Razıyım bir kertenkele olayım. Kızgın yaz günlerinde bir bahçe duvarına tırmanayım. Tırnaklarımı
tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıslak sırtımı güneşe vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüşmeyi
duyayım. Tuğlaların incecik zerrelerini sayayım. Kovuklardaki böceklerin, bir boru içinden bakar
gibi bana baktıklarını göreyim ve düşüneyim. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat,
bütün mevcudiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat
yok olamam. (Sükût, müzik.)
Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki samanyolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım
bana kalsın! (Acı acı ulur) Aklım bana kalsın! Aklım!..”
(Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak, Büyük Doğu Yayınları)


