
Ölü Ozanlar Derneği, geleneği muhafaza etmeyi, disiplini, mükemelliği ve onurlu yaşamayı hedef edinmiş Welton Akademisinde geçer. Welton Akademisi bu dört temel unsuru öğrencilere öğretirken oldukça katı ve sıkıcı bir sistem izler. Şiirin bile belirli geleneksel formüllere göre yapıldığı bir dönemde Welton Akademisine John Keating adında bir edebiyat öğretmeni gelir. Keating’in yaşam görüşüyle ve sanata bakışıyla bütün öğrencilerin hayatı değişecektir.
Neil Perry ve Yitirilen Hayatlar
Ölü Ozanlar Derneğindeki Welton Akademi’si aslında belirli bir akademiyi ya da eğitim metodunu kapsamaz. Genel olarak hayatta bize öğretilen ve “mükemmel insan” profilinin öğretilerini benimsemiştir. Şanslı bir birey değilseniz eğitim hayatınız boyunca girdiğiniz sınavlarda başarılı olmak adına buna zorlanırsınız. Eğer daha şanssız olup okul hayatına bile vakit ayıramayacak durumdaysanız da çocuk yaşta ailenize biraz para kazandırabilmek için çalışmak zorunda kalırsınız. En büyük erdemin çalışkanlılık olduğu vurgulanır durur. Ne kadar çalışırsak o kadar başarılı oluruz ne kadar başarılı olursak o kadar rahat yaşarız gibi sözleri sürekli duyarız. Ancak bütün bunlar koca bir yalandır. Çalışmak gerçekten sevdiğin bir işi yaptığında iyi bir şeydir fakat bir şeye zorlanıyorsan eğer insanı köreltir. Kapitalizm çalışmayı bir erdem gibi sunarak kendisi için kullanacağı işçileri de çalışmanın gücüne inandırmış böylece onları herhangi bir isyana karşı sönümlemiştir.
Bunun dışında Welton Akademi’sinin öğrencilere dayattığı dört temel unsur, öğencileri kapitalizmin kullanıp atacağı insanlara çevirir. Elbette ne çalışmak ne de bu dört temel unsura kötü diyebiliriz. Fakat bunlar ancak ölçülü bir şekilde insana katıldığında insanı verimli ve mutlu kılabilir. Bugün Türkiye’de ortalama çalışma saati günlük 8-10 saat arası sürüyor. Mesailer de eklendiğinde 12 saate kadar çıkabiliyor. Üstelik çok çalıştıkça daha da iyi yaşayacağımız yalanına inandırılmış olan bizler daha çok çalıştıkça daha da fakirleşiyoruz. Ülkemizin yaklaşık %50′ ye yakını asgari ücretle çalışıyor ve çok çalışıyor. Daha rahat yaşayabilmek, daha mutlu olabilmek için değil sadece hayatta kalabilmek için. Asgari ücretten fazla ücrete çalışanlar bile çok çalıştığı için eve geldiğinde hobilerine (çoğu insanın bir hobisi bile yok) veya kendisini mutlu edebileceği herhangi bir şeye ayıracağı vakit neredeyse kalmıyor. İşten gelince ya TV’ye geçinilip beyninin yıkanmasına maruz kalıyor ya da oyunlarla vakit öldürmeye çalışılıyor.

Hepimiz çocukluğumuzdan itibaren Ölü Ozanlar Derneği’ndeki Welton Akademisi’nin öğretileriyle yetiştirilmeye çalışıyoruz fakat sonuç olarak elde edilen tek şey sayıları çok az olan bazılarının zengin olması, diğerlerinin giderek daha da fakirleşmesi ve herhangi bir alanda belki de çok iyi olabilecek birinin potansiyelini yitirmesi. Tıpkı Ölü Ozanlar Derneği’ndeki “Neil Perry” karakteri gibi. Neil Perry tıpkı birçok çocuk gibi x işini yapmaya zorlanıp potansiyelinin yitmesine sebep olunanlardan birisi. Babası onu doktor olmaya zorluyor fakat kendisi tiyatro oyunculuğuyla yanıp tutuşuyordu. Babasının (otoritenin) onu sistemin bir çarkı olmaya zorlaması ve Neil Perry’nin başkaldırısında başarısız olması onun gibi sisteme tutunamayanların hayattan vazgeçmesine sebep oldu.
Neil’in intiharının ardından onun babasını suçlayabilir miyiz? Bilmiyorum. O halde sanırım hepimiz kendi ailemizi sürekli suçlamamız gerekirdi. Fazla hayalci olmak ve hayatta yapmak istediğini yapabilme özgürlüğünün olduğunu sanmak belki de bir yanılgıdır. Neil’in babası sistemi kabul etmiş ve bundan kaçışın olmadığını bilerek onu doktor olmaya zorlayan iyi niyetli biriydi aslında. Hatta tıp eğitimini aldıktan sonra oyuncu olabileceğini bile söyledi. Fakat burada önemli olan babanın iyi niyeti değil. Sistemin insanları nasıl çürüttüğü. “Yaşayabilmek” için Neil’in babasının yolundan gitmek belki doğrudur fakat bu Neil’in yeteneğinin köreleceği ve çürüyeceği gerçeğini değiştirmez. Tıpkı birçok yetenekli çocuğun, okullarda ve sokaklarda çalışmak zorunda bırakılarak köreltildiği gibi. Veya gençliğini potansiyelli geçirip iş hayatına atıldıktan sonra ne parası ne enerjisi ne de zamanı kalmadığı için yitirilen yetenekler gibi.
Hiçbirinizden farkları yok değil mi? Gözleri umut dolu, tıpkı sizinkiler gibi. Harikulade şeyler yapacaklarına inanıyorlar, pek çoğunuz gibi. Peki bu tebessümler nerde şimdi çocuklar? Umuda ne oldu?
Carpe Diem ve Memento Mori
Ölü Ozanlar Derneği filminde Keating’in öğrencilerini loş kupa salonuna götürüp okulun asırlık mezun fotoğraflarının önüne dizdiği sahne sinema tarihinin en varoluşçu sahnelerinden birisidir bence. Fotoğraftaki kişiler tıpkı bir zamanlar onlara bakanlar gibiydiler. Spor ceketleri giyerler ve hayallerini gerçekleştireceklerini düşünürler, geleceğe umutla bakarlardı. Robin Williams’ın oynadığı Keating karakteri onlara “Bu adamlar şimdi solucan yemi oldular. Ama kulak verirseniz size bir şey fısıldadıklarını duyacaksınız: Carpe Diem. Günü yakalayın çocuklar, hayatınızı olağanüstü kılın.” diyerek anı yaşamayı ve hayatın geçiciliğini anlatır. “Carpe Diem (Anı Yaşa)” “Memento Mori (Ölümü Hatırla)” bilinciyle iç içe geçmiştir. Bir insan ancak ölümün farkında olarak ve insanın hep ölüme doğru gittiğini hatırlayarak kendisine anlamlı bir hayat inşa edebilir.
Ölüm belki ruhumuzun bir sonu değildir fakat o bedendeki yaşayışımızın bir sonudur. Dolayısıyla sınırlı bir zamanda yaşadığımız için hayattaki eylemlerimiz değer kazanır. An şuursuzca tüketilebilecek kadar değersiz değildir. An bizim ömrümüzün sonluluğu karşısında kendimizi bulacağımız noktadır. Yaşam bizim kendimizi aradığımız bir süre zarfıdır. Her kahraman gibi bu yolculukta, destekçiler ve düşmanlar ediniriz türlü acılar çekeriz güzel anılar ve harika hazlar yaşarız. Fakat genellikle acı çekeriz. Bütün bunlarla beraber yaşam güzel ve iyidir. Çünkü çektiğimiz acılar bile bizi Carpe Diem’den ayıramaz tam tersi büyük bir acı çektiğimizde o acıdan kurtulamayız ister istemez kendimizi anı yaşarken buluruz. Acılar ve hazlar bizi anda tutarak hayatı anlamlandırma ve kendimizi keşfetme yolculuğunda bizim rehberlerimiz olurlar. Acı çekmek ne kadar kötüyle özdeşleştirilse de bu yanlıştır. Tıpkı bir çocuğun elini ancak sıcak sobaya değdirip yaktıktan sonra sobanın sıcak olduğunu anlamasının sonuçta iyiye hizmet etmesi gibi bizim öğretmenimiz olması bakımından acılar iyiye hizmet eder. Ölü Ozanlar Derneği’nde Carpe Diem ve Memento Mori öğretisi bizi tüm tekdüzeleştiricilere, potansiyel öldürücülere, gelenekçilere ve doğada karşılığı bulunmayan ahlakçılara karşı bir isyandır.
Herkes şiir yazsaydı, Tanrı korusun, dünya açlıktan ölürdü. Ama şiir olmak zorundadır. Hayatın en basit eylemlerinde bile şiiri fark etmeliyiz, yoksa bu hayatın bize sunduğu pek çok şeyi boşa harcamış oluruz.

Sıraların Üzerine Çıkmak
Ölü Ozanlar Derneği’nde Neil Perry’nin ölümünün faturası öğrencilere gelenekselciliği aşarak ve hayata farklı bir açıdan bakmayı öğreterek kurulu düzenin düşmanı ilan edilen John Keating’e kesilir. Keating okuldan kovulurken eşyalarını almak için sınıfa girdiği anda sinema tarihinin en unutulmaz anlarından biri yaşanır. İçine kapanık bir çocuk olan Todd Anderson (Ethan Hawke), müdüre (otorite) rağmen sıranın üzerine çıkar ve “O Captain! My Captain!” diye haykırır. Ardından diğer öğrenciler de sıranın üzerine çıkarak haykırırlar. Bu sahne John Keating’in ilk derste verdiği dersin sonucudur. “Masanın üstüne çıktım çünkü kendime her şeye başka bir açıdan bakmam gerektiğini hatırlatmak istedim.” Sıraların üstüne çıkan gençler, Welton’ın boyun eğen, itaatkar, hayatını başkalarına göre yaşayan bir koyun topluluğu değil dünyaya yukarıdan daha farklı açılardan bakabilen, kuralları sorgulayabilen gerektiğinde aşabilen, hayatlarını sanatla, felsefeyle ve bilimle doldurabilen özgür bireyler olmuşlardır. Keaton’un okuldan sürülmesi, çoğu totaliter rejimlerde görüldüğü gibi muhaliflerin sürgün yemesi gibidir. Neil’in ölümü de sisteme karşı yaşamaya çalışırken kurban gidenler gibidir. Ama tüm bu kurbanlar, sürgünler, hapisler insanın içinde olanı yani hayatı anlamlandırma arayışını öldüremeyecektir.
“Tıp, hukuk, işletme, mühendislik; bunlar hayatı sürdürmek için gerekli asil uğraşlardır. Ama şiir, güzellik, romantizm ve aşk; işte biz bunlar için hayattayız.” -John Keaton, Ölü Ozanlar Derneği

KAPTAN’A SAYGILARLA
Bize Yaşamayı Hatırlatan Usta Robin Williams
Robin Williams, sadece Ölü Ozanlar Derneği filminde özgür bir ruh olarak John Keaton karakteriyle Can Dostum filminde yetenekli bir insanı hayata kazandırmaya çalışan Sean Maguire karakteriyle , Patch Adams filminde hastalara yaklaşımıyla, Uykusuz filminde kurtulma ümidi olmayan hastaları iyileştirme çabasıyla ve birçok filmiyle bizlere, çocuğundan yaşlısına, yaşama tutunma umudu ve yaşamı güzelleştirme arzusu verdi.
“Vakit varken tomurcukları topla. Zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir.”

