Sinemada Yersizyurtsuzlaşma ve Dolaylı İntihar

Into the wild filmi Chris McCandless

Sinemada modern hayatın getirdiği endişelerden ve sıkıntılardan kurtulmak için yola koyulmak romantik bir dille anlatılır. Her şeyi terk ederek yola çıkmak, toplumun sahtekarlığından bıkmanın, toplumun ve bütün toplum organizmalarının kısıtlamalarından kaçmanın, özgürleşmenin ve doğayla iç içe yaşamanın bir dışavurumudur. Ancak yola çıkmak, bazen kişinin kendini bulmasına vesile olurken bazen kişinin ölümüne vesile olur. Bu yazıda Into the Wild ve Vagabond filminin ana karakterleri olan McCandless ve Mona’nın ölümünün aslında bir intihar olup olmadığı, Bunun yanında Nomadland filmindeki Fern’i de katarak yersizyurtlaşma ve dolaylı intihar üzerine tartışacağız.


Varoluş ve Organsız Beden Nedir?

Hepimiz bir cevhere yani bir öze sahip olarak var oluruz. Varoluşumuzun temeli bir öze sahip olmaktır. Özümüz asla değişmez, hep sabittir, sonradan oluşmamıştır ve sonradan yok olmayacaktır. Öze eklemlenen her şey ancak onun ilintileri olabilir. Sadece insan için değil bir masa için bile öyledir. Örneğin bir masayı masa yapan şey nedir sorusu sorulduğunda bunun cevabı yalnızca onun “masalık” cevheri olabilir diyebiliriz. Çünkü buna onun rengiyle, şekliyle, sertliğiyle, biçimiyle alakalı birtakım yanıtlar vermeye kalkışsaydık yalnızca sürekli değişen eksilen ve artan bazı ilintiler sayıp durmuş olurduk. Örneğin “masa, bacakları olan üzerinde bir şeyler taşımamızı sağlayan bir mobilyadır” tanımını yaparsam aslında masayı tarif etmiş olmam. Çünkü ben, bacakları olan bir dolabın üzerine de bir şeyler koyabilirim ve onun bir şeyler taşımasını sağlayabilirim. O halde dolap, masaya mı dönüşmüş olur veya ben yalnızca estetik görünmesi amacıyla bir masa yapıp üzerine herhangi bir şey konmasını yasaklayabilirim. O halde masa masalıktan çıkmış mı olur? Masanın yapılış amacı, masanın iskeleti, rengi gibi şeyler değişebilen ve başka şeylerde de bulunabilen ilintilerden öte değildir. Hiçbirisi masayı masa yapan asıl şey değildir. Masa’yı masa yapan asıl şey yalnızca değişmez, sabit, hep var olan “masalık” cevherinden başka bir şey olamaz.

Şimdi masa örneğinin yerine insanı koyalım. İnsan nedir sorusunu soralım. İnsan, düşünebilen, konuşabilen bir hayvandır diye bir tanım yaptığımızı farz edelim. Peki ama düşünemeyen ve konuşamayan insanlar da var. O halde bunlar artık insan değildir mi diyeceğiz? Veya düşünebilen ve konuşabilen her hayvan insan mıdır? Görüldüğü gibi insan üzerine yaptığımız bu şeyler de ilintilerden başka bir şey değil. Ancak oluşumuz, sahip olduğumuz cevhere bağlantılı ilintiler içeriyor. Beden ve zeka da o ilintilerden bazısı. Aslında cevherimiz çok yüksek ilintilerle bağlaşabilme potansiyeline sahipken organlarımızın kısıtlı yapısı varoluşumuzu oldukça kısıtlı hale getiriyor. Bunun dışında beden üzerine olan toplumsal normlar, kurallar, alışkanlıklar, kimlik kalıpları veya devletin kurduğu bizim üzerimizdeki denetim, makineleşmek, tekdüzeleşmek gibi şeyler varoluşumuzu çok geniş bir potansiyelden alıp oldukça kısıtlı ve sadece işlevselliği önemsenen varlıklar haline getiriyor. Antonin Artaud tarafından ortaya atılan Deleuze ve Guittari tarafından felsefeye kazandırılan “Organsız Beden” kavramı bütün bu kısıtlamalara karşı direnerek her şeye uyum sağlayan hiçbir sabit işleve sabitlenemeyen ve potansiyelini sürekli olarak yeniden üreten saf bir imkanlar alanını tarif eder.

Nomadland Fern karakteri
Nomadland, Fern

Yersizyurtsuzlaşmanın Sinemaya Yansıması

İnsanın organsız bir beden haline gelmesi yersizyurtsuzlaşmasının bir sonucu olarak gelir. Yersizyurtsuzlaşma, insanın toplumsal kodlarından, kimliklerinden ve alışkanlıklarından kopması ve sınırlarını terk etmesi anlamına gelir. Yersizyurtsuzlaşmak aslında harekete geçmektir. Yersizyurtsuzlaşan birey sistemden kaçar hem zihinsel anlamda hem de bedensel anlamda kendisini hiçbir yere ait hissedemez. Kendini hiçbir yere ait hissedememek bireyin “normal” bir organizma gibi işlevselliğini kaybetmesine bunun yerine organizmalardan daha bağımsız ve özgür potansiyeller havuzunun içine girmesini sağlar. İşte bu da “Organsız Beden” kavramıdır. Yani yersizyurtsuzlaşan kişi aynı zamanda organsızlaşır. Kişi hiçbir koda sabitlenemez ve bütün hareketleri arzusunun nereye akacağına göre değişen potansiyeller havuzuna dönüşür.

Into the Wild, Vagabond ve Nomadland filmlerinin ortak özelliği bu üç karakterin de kendilerini hiçbir yere ait hissedemeyen yersizyurtsuzlaşan insanlar olmalarıdır. Üç karakter de kendilerini kısıtlayan aile, iş, kariyer, mülkiyet gibi kavramları reddetmişlerdir ve göçebe olarak yaşamaktadırlar. Bu üç karakterin yaşamı da şüphesiz özgürce ve özenilebilecek tarzda yaşamlardır. Filmlerde de onların cesaretine ve potansiyellerini gerçekleştirmelerine özenildiğini görürüz zaten. Fakat şöyle bir şey de söylenebilir. Aslında bu karakterlerin yersizyurtsuzlaşması ve organsız bedenler haline gelmesi onları daha üretken ve potansiyellerini gerçekleştirdikleri bir yaşama değil kendi kendilerini yıkıma götürdükleri bir yaşama götürür. Nomadland’de durum biraz daha farklıdır. Oradaki ana karakterimiz Fern daha ölçülü bir şekilde bunu gerçekleştirmiştir dolayısıyla kendi kendini yıkıma götürdüğünü söyleyemeyiz. Fakat diğer iki filmdeki karakterlerimiz McCandless ve Mona, organsızlaşmanın ve yersizyurtsuzlaşmanın bedelini canlarıyla öderler.

Vagabond Mona'nın ölümü
Vagabond Mona’nın ölümü

Ölçüsüz Yersizyurtsuzlaşmanın Sonucu Olarak Dolaylı İntihar

Bunun nedeni bu yersizyurtsuzlaşmanın onlarda belki de bir travmadan kaynaklanıyor olması olabilir. Hayata tutunabilmek, sürekli kısıtlamalara maruz kalmak, başkalarının senin hayatını yönetmesi gibi şeyler bazı insanlar için dayanılmaz olabiliyor. Bütün bu filmlerin özellikle Into the Wild’in romantikleştirilmesine karşın ben, McCandless’in yaptığı eylemin aslında bir intihar olduğunu düşünüyorum. Bilimdışı kavramı geliştirildiğinden bu yana hayatta “tesadüf” adı verdiğimiz birçok olayın ve durumun aslında tesadüf olmadığı, insanın bilinçdışından gelenin onu oraya yönelttiği anlaşılmıştır. Hatta bu o kadar ileri düzey tesadüfleri de içerir ki örneğin Carl Gustav Jung sokakta o an düşündüğünüz biriyle karşılaşmanız veya birini düşünürken ondan size bir mesaj gelmesi gibi tesadüflerin de aslında tesadüf olmadığını söyler. Bu başka bir tartışma konusu ancak şöyle bir şey var örneğin yolda normal yürüyorsunuz ve o an yolu düzgün bir şekilde kontrol etmeden karşıya geçmeye çalıştınız. O esnada da size araba çarptı ve sonrasında ne olduysa oldu. Mesela burada bilinçdışınız aslında siz farkında olmadan sizi öldürmeye çalışmış olabilir. Yani bu bir intihar denemesi olabilir fakat bunun farkında bile değilsinizdir.

Kendini doğrudan yok etmeye cesareti veya niyeti olmayan birey, ölüm dürtüsünü dolaylı yollardan gerçekleştirir. Tehlikeli yollara girmek, temel fiziksel ihtiyaçlarını ihmal etmek, kendini dış dünyanın öldürücü tesadüflerine teslim etmek gibi. Birey bazen bu davranışlarını özgürleşme, sistemi reddetme veya doğayla bütünleşme olarak rasyonalize eder ancak bilinçdışından gelen ses, aslında hayatın getirdiği gerilimi dolaylı intiharla sıfırlamaya çalışır. Into the Wild’da McCandless’in parasını, kimliğini terk edişi, Vagabond’daki Mona’nın hiçbir toplumsal role, işe veya ilişkiye tutunamaması, Nomadland’de Fern’in sabit bir eve geçmeyi denemesi fakat başaramaması kişilerde aşırı karşı bağımlılık olduğunu gösterir. “Ev” burada yalnızca fiziksel bir şekilde bulunduğun mekan değil. Aynı zamanda sorumluluklarının olacağı, ilişki ve uyum talep eden bir mekandır. Yani evde kalmak demek, sorumluluklar yerine getirmek, başkalarıyla iletişime geçmek ve onların sınırlarına ayak uydurmak demektir.

Agnes Varda'nın Vagabond filmi Mona karakteri
Vagabond filmindeki Mona karakteri sinemada yersizyurtsuzlaşmayı en iyi gösteren karakterlerden biridir.
Sonuç

Into the Wild’deki McCandless, ailesine ve burjuva hayatına duyduğu nefreti dışavuramaz. Nesneye yönelik nefreti ve hayal kırıklığı onun kendi içine yönelir ve benliği kendisini cezalandırmaya başlar. Aynı şey Mona ve Fern için de geçerlidir. Mona, film boyunca kendisine sunulan iş, sevgi, dostluk tekliflerinin tamamını küçümseyerek reddeder. Kimseyle bir bağ kurabilme potansiyeli kalmamıştır. Nomadland’de Fern’ de muhtemelen kocasının kaybından ve yaşama yeniden bağlanmanın getireceği ikinci ve kayıp korkusundan kaçar. Görüldüğü gibi bu üç karakterde de yersizyurtsuzlaşma, dünyayı kucaklama hamlesi değil tam tersi dünyadan kaçma hamleleridir. McCandless’in Alaska’ya girerken harita almayı bile reddetmesi, doğa bilgisi konusundaki ihmalkarlığı Mona’nın donarak ölmeden önce yiyecek aramayı bile bırakması gibi şeyler aslında kişinin sahip olduğu ölüm arzusunun dışavurumudur. McCandless ve Mona doğrudan intihar etmez ancak bedenini bilinçli olarak ölümcül risklerin merkezine koyarak dolaylı intihar gerçekleştirir.

Doğa, bu filmlerde uygarlığın sürekli uyarımının, beklentisinin ve mücadelesinin olmadığı, istediğiniz gibi davranabileceğiniz, ayak uydurabildiğiniz sürece dingin kalabileceğiniz ve sadece ana odaklanarak yaşayabileceğiniz bir yerdir. Aynı zamanda doğa dişildir, tıpkı bir anne gibi doğurgan ve besleyicidir. Doğaya sığınma arzusu psikolojik olarak anneye sığınma veya ana rahmine geri dönme arzusu olabilir. Yola çıkmak, sabit bir kimliği parçalamak ve mülkiyeti reddetmek, eğer yaşamı yeniden üretme potansiyeli taşımıyorsa bu filmlerden de görülebileceği gibi dolaylı intiharla veya yıkımla sonuçlanabilir. Bu filmlerdeki karakterlerin yersizyurtsuzlaşması hayatı anlamlı bir şekilde yaşamak ya da doğayla bütünleşmekten ziyade hayatın ağırlığı karşısında geri çekilmekten ve yok olmaya doğru koşmaktan ibarettir. McCandless’in filmin sonunda “Mutluluk yalnızca paylaşıldıkça gerçektir” sözünü defterine yazması da onun asıl niyetinin bilinçli bir yok oluştan ziyade sahici bir temas aradığını gösterir fakat hazırlıksızlığı ve bilinçaltının onu her şeyden izole ettirecek bir yaşama sürüklemesi yıkımını geri dönüşü olmayan bir yere götürmüştür.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir