Sinema, yalnızca insanı eğlendiren ve haz veren ışık oyunlarından ibaret değildir. Bazı filmler, insanın henüz aydınlığa ulaşmamış zihin dünyasını aydınlatır. Bizi konfor alanımızdan çıkararak eğlendirmenin dışında psikolojinin, toplumsal rollerin, rüyaların boşluğuna bırakır. Bu yazıda size önereceğimiz gerçekliği sorgulatan filmler, sizi izlerken konfor alanınızdan çıkartıp düşündürmeye sevk edecek. Önereceğimiz bu 3 film bittikten sonra güzel bir hikayenin sonunda yaşanan boşluk duygusuyla katarsis yaşayacaksınız.
The Father (Baba): Demans Hastalığının Belleği Parçalayışı
Florian Zeller’in kendi tiyatro oyunundan sinemaya taşıdığı Oscar ödüllü “The Father“, izleyiciyi gözlemci konumdan çıkartıp deneyimleyen tarafa koyacak kadar başarılı bir film. The Father’de yaşlılığı yüzünden demans hastalığına yakalanmış Anthony’nin zihnine giriyoruz. Öyle bulanık bir zihin ki bu mekanlar, isimler, eşyalar, zamanlar hep birbirine karışmış. The Father, zamanı alışılagelmiş bir kronolojiden ziyade, çıkışı olmayan bir labirent gibi kurgular. Anthony’nin zihninde sürekli olarak zaman bükülür. Sabah kahvaltısı ile akşam yemeği, dün verilen bir kararla bugün verilen kararlar hep birbirine karışır. Eve gelen hizmetçisini kendi kızı zanneder, kendi kızını doktor. Zaman Anthony için ileriye doğru akmaktan ziyade kendini yiyen bir yılana dönüşür. Gerçekliği sorgulatan bu filmde, anıları giderek bulanıklaşan, tanıdığı yüzler yabancılaşan bir kişinin benliğinin silinmesini izleriz. Bu benlik silinmesi ve algı kırılması,hem Anthony hem de çevresindekiler için büyük bir dram yaratır. Demans hastası bireylere dair tahammülsüzlük, empati yoksunluğu, onu anlayamama, onu çok sevme ama elden bir şeyin gelmemesi ve ona bakmanın zorluğu… Sanki hayatta olan birine yas tutmanın ağır ve paradoksal kaderiyle başbaşa bırakır insanı. The Father, göz yaşlarınızı ve zihninizi zorlayacak, gerçekliğe dair, hayata dair düşüncelere dalacak ve bittikten sonra boşluğa baktıracak bu filmi şiddetle öneriyoruz.
- Yönetmen: Florian Zeller
- Senaryo: Florian Zeller, Christopher Hampton (Florian Zeller’ın “Le Père” adlı oyunundan uyarlanmıştır)
- Oyuncular: Anthony Hopkins, Olivia Colman, Rufus Sewell, Imogen Poots, Mark Gatiss, Olivia Williams
- Kurgu: Yorgos Lamprinos
- Müzik: Ludovico Einaudi (Georges Bizet aryası eşliğinde)
- Tür: Dram / Psikolojik Gerilim
- Yapım Yılı: 2020
- Ödüller: 93. Akademi Ödülleri (Oscar) – En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu (Anthony Hopkins)

Dreams (Düşler): Kurosawa’nın Görsel Şiiri
Dreams, Akira Kurosawa’nın seksenli yaşlarında ruhunun derinliklerine yaptığı yolculuğun filmidir. Bu film standart bir sinematografiden ziyade gerçekliği sorgulatan filmler listesinin en şairene filmlerinden birisidir. Dreams, sinematografisiyle yalnızca bir görsel şölen değil, rüyalarla şekillenmiş, tuvalden çıkan ve doğanın fısıltılarını taşıyan derin anlamlı filmlerden birisidir. Bu filmde kesilen şeftali ağaçlarının ruhları veya nükleer felaketin sildiği dünyaları görürüz. Bu bağlamda Kurosawa bizim doğaya karşı olan kibrimizi yüzümüze vurur. Doğa, insan ahlakını yargılayan bir yargıça dönüşür. Bunun dışında film, modern zamanın hem ses hem ışık olarak gürültüsünü eleştirir. İnsanın dinginlik halinden giderek uzaklaştığını, farkındalığının azaldığını ve bu gürültüler yüzünden hem körleştiğimizi hem de sağırlaştığımızı muhteşem görseller ve sakinlik eşliğinde insana gösterir. Gerçekliği sorgulatan filmlerden olan Dreams, sizi gerçek hayattan alıp rüyalara götürerek kaybolan doğaya ve benliğimize karşın kendimize sorular sormamıza sebep olacak.
- Senaryo: Akira Kurosawa (Yönetmenin kendi gördüğü sekiz farklı rüyadan uyarlanmıştır)
- Oyuncular: Akira Terao, Mitsunori Isaki, Mieko Harada, Mitsuko Baisho, Martin Scorsese (Vincent van Gogh rolünde)
- Görüntü Yönetmeni: Takao Saito, Shoji Ueda
- Müzik: Shinichirō Ikebe
- Tür: Fantastik / Dram / Antoloji
- Yapım Yılı: 1990
- Yapımcılar: Steven Spielberg ve George Lucas (Uluslararası dağıtım desteğiyle)
- Ödüller: Japon Akademi Ödülleri – En İyi Müzik (Ayrıca Altın Küre “En İyi Yabancı Dilde Film” adaylığı)

Man On The Moon (Aydaki Adam): Jim Carrey ve Andy Kaufman’ın Gerçeklik Arayışı
Milos Forman’ın 1999 yılında yaptığı Man on the Moon, sizi Andy Kaufman’ın “anti-komedi” dünyasında bir varoluş sınavına sokacak. Jim Carrey’in canlandırdığı Andy Kaufman karakteri, aslında Jim Carrey’in kişiliğine de oldukça benziyor. Bu açıdan bu filmde sanki Jim Carrey’in hayatını ve iç dünyasını da görüyoruz. Normalde insanları güldürmeye ve onaylanmaya programlanmış olan Carrey, Kaufman kendi iç dünyasında bunalımlar yaşayan biridir. Andy Kaufman için acı çekmek bile bir performanstır. Yediği gerçek darbeleri ve kanser teşhisini bile bir performans unsuruna dönüştürür. Bu durum öyle bir şeye dönüşür ki artık insanlar gerçek ile performansı ayırt edemez hale gelir. Andy Kaufman’a ait olan her şey bir sahne şovuna dönüşmeye başlar. Jim Carrey’in yeni Andy Kaufman olduğunu düşünürsek bu film, eğlence endüstrisinin, kapitalizmin yarattığı sahte onaylanma ve tüketme arzularının ne kadar yapay olduğunu, insan personalarının ne kadar sahte ve hayatın ne kadar yapay olduğunu bize gösterir. Gerçekliği sorgulatan filmlerden biri olan Man on the Moon, komedyen Andy Kaufman’ın performansı ile benliği arasında gidip gelen çizgisi bizlere “halen bu şovun bir parçası mıyız?” sorusunu sordurtacak.
- Yönetmen: Milos Forman
- Senaryo: Scott Alexander, Larry Karaszewski
- Oyuncular: Jim Carrey, Danny DeVito, Courtney Love, Paul Giamatti
- Müzik: R.E.M. (Filmle aynı adı taşıyan efsanevi şarkı eşliğinde)
- Tür: Biyografi / Dram / Komedi
- Yapım Yılı: 1999
- Ödüller: Altın Küre – Müzikal veya Komedi Dalında En İyi Erkek Oyuncu (Jim Carrey)

Zihinsel Katarsis ve Gerçekliğin Algısı
Gerçekliği sorgulatan bu üç derin anlamlı film, bizi izlendikten sonra bize varoluşumuzu ve hayatımızı sorguladığımız bir boşluğa düşürüyor. The Father, Dreams ve Man on the Moon farklı konulardan ve farklı pencerelerden aslında gerçek olmayan fakat gerçek zannettiğimiz algımızı yıkıyor. Bizlere zihinsel katarsis yaşatıyor. Anthony’nin kaybolan belleğiyle geçmişimizi, Kurosawa’nın düşleriyle kendi doğamızı, Kaufman’ın maskeleriyle de varoluşumuzdaki rolleri sorgulatıyor. Gerçekliği sorgulatan filmler, bize cevaplar vermek yerine metaforlarla, senaryosuyla ve sinematografisiyle bize ayna tutarak doğrudan kendimize sorular sormamıza sebep oluyor. Bu üç düşündüren filmin ortak noktası, bitirdiğinizde tavana bakıp boş boş düşünmenizi sağlaması. İzleyici deneyimi olarak, hem duygusal, hem ahlaksal olarak kendinizle yüzleştirip size acı çektirmesi.
İzleme Listenize Hangisini Eklemelisiniz?
Eğer bu üç gerçekliği sorgulatan filmleri beğendiyseniz ancak şu an hangisini izleyeceğinize karar veremiyorsanız size küçük bir rehber bırakalım. Aslında bu rehber, bugün size neyle yüzleşmeye hazır olduğunuzla ilgili.
- Bir babanın zihnindeki kalelerin tek tek yıkılışını izlerken, babanın ve evladının çaresizliğine ortak olmak istiyorsanız. Kendi ebeveynlerinizle olan bağınızı, yaşlılığın getirdiği zorlukları, kendi babanız tarafından isminizin bile doğru hatırlanmayışının ağırlığını hissetmek istiyorsanız veya hasta olan taraf siz olduğunuzda neler hissedeceğinizin bir taklidini görmek istiyorsanız The Father filmini izleyin. Bu filmin size katacağı en büyük şey, zamanın ve sevginin ne kadar kırılgan olduğunu anlatması olacaktır.
- Hayatın gürültüsünden, her şeyi bilinç seviyesinde algılayan en az bilinç kadar önemli bilinçdışını hiçe sayan çağımızdan bıktıysanız. Kurosawa’nın Dreams filmini izleyebilirsiniz. Mitleri ve rüyaları önemsemeyen her şeyi bilinç seviyesindeki mantığıyla açıklamaya çalışan modern insanın sanırım en büyük problemi kendi doğasından uzaklaşması olmalı. Halbuki bizi doğamıza bağlı tutan şeylerden birisi mitler ve rüyalardır. Ayrıca onlara inanıyor olmamız bile gerekmez. Dreams, sizin doğayla kurduğunuz kadim ama kopmuş bağı onarmaya çalışacak. Size muhteşem bir görsellik ve dinginlik sunacak. Bazen bir tablonun içine gireceksiniz, bazen şeftali ağaçlarıyla konuşacaksınız, bazen elektriğin olmadığı köylere gideceksiniz. Modern dünyanın kaosunda kaybolan sessizliğin ve dinginliğin değerini kavrayacaksınız.
- Hayatı bir sahne gösterisinden ibaret göreceğiniz Man on the Moon, onaylanma ihtiyacımızın ve sahte arzularımızın bizi nasıl birer tutsağa dönüştürdüğünü gösterir. Jim Carrey’in metod oyunculuğu yaparak zirveye ulaştığı, hatta yönetmenlerin bile ona bazen Andy diye seslendiği bu film size gerçekliği sorgulatacak filmlerden birisi. Toplumun bizden beklediği “normal” imajının sahteliği ve normal olmayışına bir başkaldırı izlemek, kurgunun nerede başladığını kendi hayatınızda sorgulamak istiyorsanız. Bir de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nü seviyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz. Ayrıca hayata bakış açınızı değiştirecek başka felsefi film önerileri görmek istiyorsanız bu yazımızı da inceleyin.

